
Yıllar önce, dünya genelindeki enerji dinamiklerindeki değişimleri ve Türkiye’nin bu alandaki yeteneklerini tartışmaya başladığımızda genellikle karşımızda dikkatli bir sessizlik buluyorduk. O dönemlerde Ulusal Kanal’da yayınlanan “Biz Yaparız” programında bu konuları gündeme getirmek, ülkenin geleceği adına bir sorumluluğu paylaşma arayışımızdı. Bugün, TENMAK ile Copenhagen Atomics arasında gerçekleştirilen anlaşma ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın bu alandaki önemi, bu konunun artık somut bir hale geldiğini göstermektedir. Bu yazıda, Türkiye’nin toryum potansiyelini ve Küçük Modüler Reaktör (Small Modular Reactors-SMR) konusunu, bilimsel gereklilikler, vatanseverlik ve topluma duyduğumuz vicdani sorumlulukla daha derin bir şekilde ele almayı amaçlıyoruz.
TÜRK SAVUNMA SANAYİSİNİN ENERJİ OMURGASI
Dünya genelindeki enerji politikaları, fosil yakıtların sona yaklaşma eğilimi ve jeopolitik krizlerin tetiklediği arz güvenliği sorunları kapsamındaki büyük bir paradigma değişikliği yaşamaktadır. Yenilenebilir kaynaklar, rüzgâr ve güneş gibi, değerli olmakla birlikte, modern sanayi toplumlarının ve özellikle stratejik yapıların ihtiyaç duyduğu sürekli “baz yük” enerjisini tek başına sağlayamamaktadır. Bu yapısal gereklilik, nükleer enerjiyi yeniden tartışmalarımızın merkezine taşımıştır.
Son yirmi yıl içinde, Türkiye, jeopolitik yükümlülükler ve stratejik bağımsızlık ilkesine göre inşa ettiği savunma sanayisinde önemli bir büyüme sürecine girmiştir. 2025 yansımasında sektörün ihracatının 10 milyar doları aşması ve rekor düzeyde AR-GE harcamaları, ürün ve teknoloji geliştirme kapasitemizin ne denli arttığını göstermektedir. Ancak bu büyük sanayi kapasitesi; kompozit üretim fırınları, rüzgâr tünelleri, süper bilgisayar modelleme merkezleri ve ağır mühimmat hatları gibi yüksek enerji tüketen altyapıların elektrik ve termal ısı ihtiyaçlarını eşsiz seviyelere çıkarmıştır.
Sektörel tüketimin boyutlarını rakamlarla ifade etmek, meselenin önemini kavramak açısından büyük önem taşımaktadır. ASELSAN’ın tesislerindeki yıllık elektrik tüketimi 120 milyon kWh (120 bin MWh) seviyesindedir. TUSAŞ’ın Ankara Kahramankazan yerleşkesindeki ağır sanayi faaliyetlerinin bu miktarı çok daha üst seviyelere çıkardığı ve MKE ile ROKETSAN gibi kuruluşların elektrokimyasal işlemlerinin benzer yoğunlukta enerjiye ihtiyaç duyduğu açıktır. Türk Savunma Sanayisinin toplam elektrik tüketiminin yıllık 1,5 ila 2 terawatt-saat (TWh) arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bu tesislerin enerjisinin geleneksel yöntemlerle, ulusal şebekeden sağlanması; savaş, asimetrik çatışma, siber saldırılar veya elektromanyetik darbe (EMP) gibi senaryolar karşısında telafisi imkânsız riskler taşımaktadır. Bu açığı kapatmanın tek yolu, otonom olarak “ada modunda” çalışabilen “mikroşebekeler” kurmaktır. Bu mikroşebekelerin temelini ise kesinlikle toryum yakıtlı SMR teknolojisi oluşturmalıdır.
JEOLOJİK BİR MİRAS OLAN TÜRKİYE’NİN TORYUM ZENGİNLİĞİ
Toryum (Th), doğada uranyumdan daha yaygın bulunan, kendi başına nükleer silah yapımına uygun olmayan, uzun ömürlü ve radyoaktif atık üretimi son derece düşük olan önemli bir hammadde türüdür. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) verilerine göre, dünya çapında tespit edilebilir toryum rezervi 6,3 milyon tonun üzerindedir. Türkiye, bu kritik elemanın küresel dağılımında, Hindistan ve Brezilya ile beraber en zengin yatakların bulunduğu ülkeler arasında yer almaktadır.
Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA) verilerine göre, Türkiye’nin yalnızca Eskişehir-Sivrihisar (Kızılcaören) bölgesindeki görünür rezervi 380 bin ton civarındadır. Ancak Prof. Dr. Engin Arık ve Nobel ödüllü fizikçi Prof. Carlo Rubbia’nın daha kapsamlı jeo-lojik analizlerine göre, Malatya ve Isparta gibi potansiyel havzalar dikkate alındığında, Türkiye’nin toplam toryum rezervinin 800 bin ile 880 bin ton arasında olduğu, yani dünya rezervinin yaklaşık yüzde 20’sini oluşturduğu öne sürülmektedir. Özellikle Isparta-Aksu bölgesindeki 20 bin tonluk rezerv, yüksek verimli yeni nesil reaktörlerde kullanıldığında Türkiye’nin elektrik ihtiyacını onlarca yıl boyunca karşılayabilecek bir potansiyeli barındırmaktadır. Bu zenginlik, sadece bir imkan değil, onu işlememiz için bilimsel irade göstermemiz adına bize bırakılmış bir sorumluluktur.
BİLİMSEL MEKANİZMA VE HIZLANDIRICI SÜRÜMLÜ SİSTEMLER
Toryumun bir enerji kaynağı olarak kullanılabilmesi, Uranyum-235 gibi doğrudan bölünebilen bir yakıtın kullanımından çok daha karmaşık bir fiziksel yapı gerektirmektedir. Toryum-232 “doğurgan” bir elementtir. Reaktör kalbinde bir nötron ile etkileşime girerek Toryum-233’e, ardından beta bozunumu ile protaktinyum-233’e ve nihayetinde son bir beta bozunum süreci ile mükemmel bir nükleer yakıt olan, bölünebilir (fissile) Uranyum-233’e dönüşmektedir.
Bu transmutasyon sürecinin Türkiye’deki en büyük destekçisi, parçacık fiziği uzmanı merhum Prof. Dr. Engin Arık ve ekibidir. Arık hocanın öncülüğünde geliştirilen “Hızlandırıcı Sürümlü Sistemler” (HSS) modeli, Nobel ödüllü Carlo Rubbia tarafından “Enerji Yükselteci” olarak adlandırılmıştır. Bu sistemde, güçlü bir parçacık hızlandırıcıdan elde edilen proton demeti, reaktörün merkezinde ağır bir metal hedefe çarptırılarak yoğun bir nötron akımı elde edilir ve sistemin nötron jeneratörüne dönüşmesi sağlanır. Sistemin en çarpıcı yönü, reaktörün fiziksel olarak “kritik-altı” (sub-critical) seviyede tasarlanmış olmasıdır. Acil bir durumda hızlandırıcının elektriği kesildiğinde proton demeti durur, nötron kaynağı devre dışı kalır ve fisyon tepkimesi milisaniyeler içinde kendiliğinden sona erer. Bu fiziksel pasif güvenlik mekanizması, geleneksel reaktörlerde görülen erime kazalarını teorik açıdan imkânsız duruma getirir.
ISPARTA’DAKİ KARANLIK GÖLGE VE BİLİMSEL VASİYET
Bu satırları kaleme alırken içimizde bir burukluk, vicdanımızda bir mahcubiyet vardır. Zira Prof. Dr. Engin Arık ve ekibinin, 30 Kasım 2007 gecesi Isparta’ya gitmekte oldukları sırada başlarına gelen şüpheli uçak kazası, Türkiye’nin toryum ve HSS projelerinin uzun süreli bir askıya alınmasına yol açmış, bu toprakların bilimsel atılımını kanlı bir bıçak gibi kesmiştir. Arık hocamız, Türkiye’de toryumu Uranyum-233’e dönüştürebilen ve bu öngörüleri somut projelere dönüştürebilen nadir bilim insanlarımızdan biriydi.
Kaza sonrası eşi Prof. Dr. Metin Arık’ın yaptığı açıklamalar ve WikiLeaks belgelerinde yer alan bilgiler, olayın arkasında sabotaj ihtimalini ve Türkiye’nin nükleer güce sahip olmasını istemeyen imperialist güçlerin müdahalesini gündeme taşımıştır. “Engin’in bu teknolojiye sahip olması nedeniyle hedef alındığını düşünüyorum” şeklindeki Metin Arık Hocamızın bu çıkışı, zaman geçse de kulaklarımızda yankılanmaktadır. Bu dosya, Kaşif Kozinoğlu, Uğur




